Nevruz, kelime anlamıyla “yeni gün” demektir. Kelime, dil açısından Farsça kökenlidir. Uygulama açısından ise, yeryüzünün bilinen en eski törenlerinden biridir. Bu yüzden hemen her “ilksel kültür”de, günümüzde “nevruz” adıyla simgelenmekte olan anlamda bir bayram veya özel gün uygulaması mevcuttur.

“Nevruz” kelimesi, dışarıdan alınmış bir kelimedir. Ama, vurguladığı anlam evrenseldir. Tarih içinde Türklerin kendilerini bildikleri ilk dönemden bugüne, kutladıkları bir özel günü tanımlamak için bu kelime dilimize yerleşmiştir. Bu özel günün özelliği ise, “ölmek – dirilmek”, “batmak – doğmak” “cansız- canlı”, “karanlık-aydınlık” ikileminin doğada insanlarca farkedilmesinin ve kutsanmasının vurgulanmasıdır.

 Varlığının bilincinde olan ve “homo-sapiens” olarak tanımladığımız atalarımız, hayret, hayranlık ve bazen de korku dolu gözlerle çevresini algılamaya çabalarken, doğanın sistemli bir şekilde dönüşüm içinde olduğunu izlemişlerdi. Günübirlik yaşam savaşı veren, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bu insanlar için soğuk ve verimsiz kış ayları çok çetin geçmekteydi. Avlanmak son derece zorlaşır, doğanın uykuya yatmasıyla toplayacak besin maddesi de bulmak zorlaşırdı. Sağ kalmayı başarabilenler için doğanın canlanmasını izlemek, ilkbaharın gelişini görmek inanılmaz bir mutluluk kaynağıydı. Bu olay, kendilerine “aşkın” olan yüce kudretlerin, onlara kendilerini hissettirişiydi. Dolayısıyla akıllara sığmayan, bu üstün güçlere, bu yüceliklere, aşkınlıklara, şükranlarını sunmaları gerekmekteydi. İşte bugün Nevruz adıyla kutladığımız bayram, ilksel zamanlarda atalarımızın çetin kış döneminde yaşam savaşını kazanıp, kurtulabilenlerin kutladığı “kurtuluş bayramı” idi. Yeni bir dönem gelmişti, doğa canlanıyordu, aydınlık artıyordu, bereketli günler tekrar doğuyordu. Yeni bir gün geliyordu. İşte bu nedenle “nevruz” (Yeni Gün ) adı bu kutlamayı ve amacını güzel bir şekilde vurguluyordu.

Anlamı ve temel mesajı aynı olmakla birlikte bu bayram her kültürde o kültürün “kurtuluş” , “yeniden doğuş” ve “bereket” simgelerinin çağdaş yorumlarıyla bezenerek şekillendirilmiş ve bazı farklı renkler katılarak kutlamalar yapılmıştır.

Anadolu topraklarındaki eski bir uygulamadan örnek verelim. Frigya topraklarında M.Ö. XII. Yüzyıl döneminde başlıca tapınma Ana-Tanrıça Kibele ve onun oğlu ya da sevgilisi olan Attis’e yönelikti. Efsaneye göre Attis ölür, Tanrıça ağlaya ağlaya onu aramaya çıkar, sonra genç Tanrı dirilir. Bu ölüş ve diriliş Mart sonunda bir çeşit kutsal hafta ile anılır ve yine vurgulama bitkilerin kayboluşları, sonra yeniden ortaya çıkışlarının simgelenmesinidir.

Görüldüğü gibi tarih içinde ve çeşitli coğrafyalarda doğanın canlanışı dönemine denk gelen ve hep benzer olguları vurgulayan bayram niteliğindeki kutlamalar olagelmiştir.

Her inanç gurubu veya halk, kendi kurtuluşlarının simgesi haline gelen efsane veya efsanevî kişiliği bir şekilde bu doğanın kurtuluşu, yaşamın dirilişi simgesiyle özdeşleştirmiş ve kutlamaya yönelmiştir. Nevruz kutlamaları Türkmenlerin yanısıra, Kürtler , Farslar, Azeriler, Anadolu Türkleri, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar ve Kazaklar tarafından da kutlanmaktadır.

 

Türkler için, Türklerin kurtuluşunu simgeleyen “Ergenekon” efsanesi ile özdeşleşmiş ve çok uzun zaman boyunca bugün Nevruz olarak kutladığımız bayram, Ergenekon Bayramı olarak kutlanagelmiştir.

Ergenekon Bayramı, eski Türklerin inanç sistemlerinde önemli yeri olan, atalar kültünün, ocak kültü ve ateş kültü ile etkileşerek oluşturduğu bir simgesel bütünlük ortaya koyar. Bu inanç etkinlikleri Türklerin, Kâm (şaman) kültürü ile yaşadıkları dönemin temel öğelerindendir. Eski Türkler arasında Asya Hunları’nın Lung-Ç’eng adı verilen bölgede her yıl haziran ayında; Göktürkler’in Atalar Mağarası adı verilen yörede; Tabgaçlar’ın ise yine ilk bahar başlangıcında ülkenin doğusunda bulunan bir tapınakta (bu tapınağa Taş-ev adını verirlerdi) ata ruhlarına kurbanlar sunarak ve kayın ağacı dikerek yaptıkları törenlerde atalar kültünün canlı örneklerini görmek mümkündür. Örneğin ürünün verimli, bereketli olmasında, hayvanların sağlıklı ve verimli olmasında, insan soyunun çoğalmasında önemli rol oynadıklarına inanılmaktadır.

Bu alanlarda ataların yardımlarını sağlamak amacıyla da onlara yakarmak, onları mutlu etmek isteği doğrultusunda bazı etkinliklerde bulunulur. Örneğin, ata ruhları için kurbanlar kesilir, yemekler, meyveler sunulur, ölmüş ataları simgeleyen maskeler takarak canlandırmalar yapılır ve onların anısına büyük taşlar dikilir. Bunlar genellikle doğanın canlanışı olarak kabul edilen baharın giriş günlerinde yapılır ve kıştan kurtuluş, ölümden diriliş simgelemeleriyle birleşir. Türklerin bu eski geleneklerinin bugün özellikle Alevi toplulukların pek çoğunda hâla derin izleri vardır. Günümüzde, Nevruz bayramını mezarlıkları ziyaret ederek oralarda düzenlenen özel kutlama etkinliklerinde bulunmaları bunun yaşayan bir örneğidir. Bu gelenek ayrıca, günümüzde çok sık rastlanan “Evliya” ziyaretlerinin de kökenini oluşturmaktadır.

Aynı işlevden hareketle, yani “yeniden doğuşu” “dirilişi” simgelemesi özelliğiyle Türklerin islam diniyle tanışmalarından sonra oluşturdukları bir sentez olan Alevi-Bektaşi geleneklerinde de “insanın yeniden doğuşunun (irfan ve ilim diyarına doğuşunun) – cehaletten kurtuluşunun-) simgelenmesiyle özdeşleşerek, “Kırklar Bayramı” olarak anılmaya başlanmıştır.

Alevi-Bektaşi geleneklerinde de, Nevruz kutlamaları, güneşin balık burcundan çıkıp koç burcuna girmesiyle başlar. Bu, kışla yazın ara kesitini, Bektaşi deyimiyle “hatt-ı istivasını” oluşturur. Eski deyimiyle koç burcu, “hamel” burcu olarak bilinir, kuzu burcu anlamındadır.

Bir yılda iki kez, gece ve gündüzün uzunlukları birbirlerine eşittir. Bunlardan biri koç burcunun girişinde, diğeri ise terazi burcunun girişindedir. Biri, ilkbaharın başlangıcı, diğeri ise, sonbaharın başlangıcıdır. Nevruzla, yani ilkbaharın gelmesiyle tüm doğa, herşey yeniden dirilir, bir anlamda yeni giysilerine bürünür. Böylece, koç burcuna giriş, “ölüm ile diriliş”in ayrıldığı noktayı; birinden ötekine geçisi de simgeler. Kışı zalim, baharı da adalet dağıtan bir hükümdar olarak simgeleştirir Nevruz. Böylece Alevi-Bektaşi geleneklerinde Nevruz, “ölümden sonra dirilmeyi” (Basu ba’del mevt’i) simgelemektedir. Sonbahara geçişte gece ile gündüzün eşitlendiği dönem ise, “ölümden evvel dirilmeyi” (Basu kablel mevt’i) simgelemektedir. Bu da, terazi burcuna denk düşer. Yine gece ve gündüz bir olur. O zaman da Bektaşiler keşkül yaparlar. Bu özel güne de, “Kırmızı Perşembe” derler.

İlkbaharla simgelenen bu ana etkenin dışında Nevruz’u Alevi-Bektaşilerce önemli kılan başka bazı etkenler de vardır, örneğin:

Hz. Ali’nin doğum günü, eski Mart’ın dokuzu olarak kabul edilir. Bu tarih bugün kullandığımız takvim ile 21 Mart’a denk gelmektedir. Bazı yörelerde bu günün kutlanışında aldığı özel isim “Sultan Nevruz” kutlamasıdır. Örneğin İzmir Bornova’da çoğunluk Tahtacı Türkmenlerinden oluşan Naldöken köylüleri bu tarihte yaylaya çıkarlar. Halk arasında “Mart dokuzundan sonra dağlar mihman alır” deyişi yaygındır. Kutlamalar burada başlar. Bu tip uygulamaları Kırklarelinden başlayıp, doğu anadolu köylerine dek ülkemizin pek çok yöresinde yaygın olarak görmek mümkündür.

Ayrıca bu gün, Hz. Muhammed’in “nübüvvet”inin (peygamberliğinin) meydana konulduğu gün olarak bilinir.

Tüm bu olayların aynı döneme rastlaması da Alevi-Bektaşiler için bu günün kutsallaştırılmasına yol açmıştır. Ana tema doğumun, dirilişin simgelenmesidir. Hem doğanın dirilişi, hem Hz. Ali’nin doğumu. Böylece bir bakıma Mevlüt niteliği taşır. Söz konusu olan, Hz. Ali’nin Mevlütüdür. Kutlamalar sırasındaki törenlerde de “Mevlüd-ü şah-ı velayettir bugün…” şeklinde geçmektedir.

 Hz. Ali’nin hem annesinin adı Fatıma’dır, hem de eşinin. Eşi, yani Hz. Muhammed’in kızı Fatıma-üz Zehra, Bektaşilerce “Fatıma Ana “ diye anılır. Annesi olan Fatıma hanım ise, “Büyük Fatıma Ana” adıyla bilinir. Büyük Fatıma Ana hamileyken, kâbeyi tavaf etmektedir. Bu sırada sancılanır ve bir Cuma günü Hz. Ali kâbede doğar. Henüz peygamberliği müjdelenmemiş olan Hz. Muhammed Büyük Fatıma Ana’yı ziyaret etmeye gittiğinde ona, bir soğan sümbül götürür, “Nevruz’u getirmişiz” diyerek sümbülü verir. Buna çok sevinen Büyük Fatıma Ana, yavrusunu yani, Hz. Ali’yi Hz. Muhammed’in kucağına verir. Hz. Muhammed tarafından kâbede doğan bu bebeğe “Ali” adı verilir. Hikaye böylece devam ederken, Ali doğuşun, dirilişin; sümbül de Nevruz’un simgelerinden biri olur. Bugün de Bektaşilerce hazırlanan Nevruz sofralarında mutlaka sümbül bulunur. Hz. Ali’yi anmak şeklinde her can sümbülün kokusundan bir nefes çeker.

Hz. Ali’nin annesi, Fatıma bint Esed, Kâbe’de doğum yaptıktan 3 gün sonra kucağında çocuğu ile evine döndüğü için (eski martın 9.unda doğum yapar, 12.sinde eve döner) eski Bektaşi geleneklerinde de Nevruz kutlamaları bir gün öncesinden başlayarak beş gün boyunca sürdürülmekteydi.

21 Martta geceyle gündüzün bir olmasının simgelediği anlamlardan biri de şöyle açıklanabilir. Gündüz, nübüvvete işarettir. Peygamberler halkı gündüz ibadete davet etmiştir. Gece ise, velayete işarettir. Evliyalar da halkı gece ibadete davet etmiştir. O yüzden, Alevi-Bektaşi ayini çerağlar (mumlar) uyanmadan başlamaz. Çerağlar uyandırılmadan hiçbir ibadet yapılmaz. Alevi-Bektaşiler çerağların uyanması (mumların yanması) ile yani akşamın olmasının müjdelenmesi ile birlikte ibadete başlar.

Nevruz’da, nübüvvetle, velayet biribirine eşit olur. Bir elmanın iki yarısı gibi. Hz. Muhammed nübüvveti, Hz. Ali de velayeti temsil ettiğine göre Nevruz, “Muhammed Ali” nin birliğini, yani “tevhid”i vurgulamaktadır. İşte bu nedenle Nevruz için, “Kırklar meclisine girdi, Kırklar Bayramı oldu” denilmektedir. Kırklar Bayramı adı Hacı Bektaş Veli yoluna ve Balım Sultan erkannamesine bağlı olan Bektaşilerce kullanılır.

Kırklar Bayramında Bektaşilerce uygulanan özel erkanda;

“Ey gönüllerimizi ve gözlerimizi iyiye döndürücü, ey geceleri gündüzlere çevirici.. Ey yılları yıllara ekleyen.. Bizim halimizi en iyi hâle çevir” anlamındaki dilekleri dile getiren cümlelere yer verilir. Nevruziye olarak yazılmış şiirler okunur.

Nevruz töreni sırasında, çoğunlukla özel olarak bestelenmiş olan bu Nevruziyeler bestelerine uygun olarak ve her zaman ayakta okunur. Törenin sonuna doğru Saki derviş törene katılanlara erkana uygun olarak süt ikram eder. Baba Erenlerin gülbankıyla tören sona erer. Bundan sonra herkes birbirinin Nevruz’unu kutlar. Bu tören sırasındaki tüm vurgulamalar, kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi, dışlarımızın bayındır, içlerimizin aydınlık olması, yüce toplantılardan ırak ve ayrı olmamak, doğru yoldan ayrılmamak gibi yüce istekler üzerinde yoğunlaşır.

Ayrıca, Bektaşi geleneklerinde bulunan yıllık kayıt yenileme, yani “baş okutma” denilen işlem de çoğunlukla bu dönemde yapılır.

Sonuç olarak, Nevruz Bayramın en önemli vurgulaması “yeniden doğma, dirilme, kurtuluş”tur. Böylece canlanmanın, doğanın canlanmasının, cehaletten kurtuluşun, özgürlüğe kavuşmanın iyiliğe erişmenin simgeleştirilmelerinin bütünleştiği ve neşe ve mutluluk içinde kutlanılan barış ve sevinç dolu bir bayramdır.

Not: Prof. Dr. Belkıs (TEMREN) MENEMENCİOĞLU

Tarihte ve Günümüzde Türk Kültüründe Nevruz „ isimli makalesinden yararlanılmıştır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir