İnsanbilimciler (antropologlar), için kültür, “bir halkın ya da bir toplumun maddi ve manevi alanlarda oluşturduğu ürünlerin tümü; yiyecek, giyecek, barınak, korunak gibi temel ihtiyaçların elde edilmesi için kullanılan her türlü araç-gereç, uygulanan teknik; fikirler, bilgiler, inançlar; geleneksel, dinsel, toplumsal, politik düzen ve kurumlar; düşünce, duyuş, tutum ve davranış biçimleri; yaşama tarzı” olarak tanımlanmaktadır.

Kısaca, doğaya karşın insanın oluşturduğu her şeyi kapsamına alır. Dolayısıyla ilgi alanına, kültür oluşturan insanın çeşitli serüvenleri girer. “Anthropos” olarak tanınan insan kimdir? Nedir? Bilinen çağdaş insan nesli anlatılırken ona kısaca, “Homo Sapiens” denmektedir. İletişim dilinde ise örneğin İngilizcede “human being” ya da kısaca “human” dendiğini bilinir. Kelimenin Türkçedeki karşılığı insandır. İnsan, iki cinse ayrılır, kadın ve erkek, diğer bir deyişle insanlar eril ve dişil olarak iki guruba ayrılır. İnsanlık için evrensel olan olgulardan bahsedildiğinde her iki cinsi de kapsama alanına alması beklenir. Eğer bunlardan birini dışarıda bırakırsa olgu, insanlık için evrensel değil, cinslerden biri veya diğeri için evrenseldir.

İnsanlar için evrensellik taşıyan ölçütlerden, evrensel değerlerden veya kurallardan ya da evrensel dinlerden bahsedebilmek için iki cinsi de kapsamına alan özelliklerden bahsediyor olabilmek gerekir.

İşte bu bakış açısıyla olaya yaklaşıldığında, Âdem ve eşini insan ve eşi olarak değerlendirmek ve böylece cins ayırımı gözetmeksizin iki cinsi de kapsama alanına almak mümkündür. Alevi-Bektaşi inancı olaya böyle yaklaşmış ve öğretisinin de yaşam tarzının da odağına cins ayrımı gözetmeksizin insanı koymuştur. İnsan; erilse eşi dişil, dişil ise eşi erildir. Kurallar insan için evrenselse, cinslerin ikisini de kapsaması söz konusudur.

                                                                                                                 -1-

Temelleri Alevi-Bektaşi yolunda bulunan bu yaklaşım, aynı zamanda evrensel insana seslenmektedir. Amacı, bu öğretiye gönül vermiş olanları, çağdaş evrensel insan modeline ulaştırma yolunda hizmet etmektir. Evrensel insan modeli; insan-ı kamil, yetkin insan, olgun insan terimleriyle karşılık bulmuştur. Batı dünyası, yakın zamanda evrensel insan modeli üzerinde konuşmaya başlamışken Alevi-Bektaşi kültürü, bu bakış açısına 700 yılı aşkın bir zamandır ulaşmıştır. Hacı Bektaş Velî ile şekillenen Dört Kapı-Kırk Makam öğretisi, sözünü ettiğimiz yetkin ve evrensel insanı oluşturma yönteminin anahtarlarını içermektedir. Evrensel insan tanımında cins ayrımı yoktur.

Dolayısıyla insan merkezli olan Bektaşi ve Alevi kültüründe Tanrı, herkesin tanrısıdır, ibadet herkes içindir, bu nedenle kadın ve erkek beraber ibadet eder. Onlar ibadetleri sırasında cins faktörlerinden soyunmuş, sıyrılmış olarak bir üst bağlamda, insan olarak ibadet mekânı kabul edilen cemevi veya meydana girerler. Alevi-Bektaşiler, “İbadet yeri olan Cem veya Meydan’a girerken erkeğin kişiliği, kadının dişiliği Meydan’a giremez.” cümlesiyle bir kural hâline getirmişlerdir. İbadet ortamında birbirlerine kadın veya erkek olarak değil, sadece insan olarak bakmaktadırlar.

Bu bakış açısında cinsler, eşdeğerdedir. Dolayısıyla kadın ne kadar insansa, erkek de o kadar insandır. Önemli olan er kişiliktir, er kişi ise eren kişiye denir. Agâh olmuş (uyanmış), Hakk bilgisine ermiş kişi anlamındadır. Erkek de kadın da er’dir. Bunu anlatmak için “Er kişi vardır, Bacı donunda.” derler.

İnanç, değer ve öğretiler; içine doğdukları veya benimsendikleri toplumun kültürü ile etkileşime girerler. İnsan topluluklarının temel davranışlarında o toplumun kültürünün şartladığı davranışlar vardır. Böylece farklı kültürlerde, aynı öğretilerin veya inançların farklılaşmış uygulamalarına şahit olunabilir. İslam inancı da içine doğduğu Arap kültürünü etkilemiş ve kendisi de etkilenmiştir. Aynı şekilde, Anadolu insanı da İslam dinini benimserken kendi kültür motifleriyle bezeyerek uygulamışlardır.

Eski Türk inançlarında yer alan “Atam gök, anam yer.” inancı, eril ve dişilin eşdeğerdeki beraberliklerini ve oluşumun özünde bu ilkenin bulunmasını simgeler. Bu inanç İslam dinini kabul etmiş olan Türklerin uygulamalarını etkilemiştir. Bunun en etkin örnekleri Alevi-Bektaşi inançları ve yaşam tarzlarında görülür.

Alevilik-Bektaşilik evlilik, yani iki cinsin birleşmesi kutsanan bir olgudur. Burada her iki cins, bir beraberlik için akitleşme-sözleşme yaparlar. İnanç esaslarında, sözüne sadık olmak öylesine önemlidir ki, burada verilen söz de yaşam boyu tutulmalıdır. Bu nedenle geleneklerin sürdürülebildiği yerlerde, Bektaşilerde ve Alevilerde boşanma pek görülmez. Evlilik, iki insanın birbirlerini iyi günde ve kötü günde kollamaları, destek olmaları, çocuklarını büyütmeleri ve onların menfaat ve geleceklerini kollamaları üzerine kuruludur. Dolayısıyla verilen sözler, yapılan akit de bu temele dayanır.

Bu inançta, tek eşli evlilik söz konusudur. O denli ki, birden fazla kadınla evlenme, söz konusu toplumun geleneksel sistemi içinde kişinin cemaat dışı (düşkün) ilan edilmesine kadar gidebilir. Yine evrensel ilkelerden hareketle Alevi-Bektaşi yorumunda erkeğin dilediği zaman kadını boşayabilme ayrıcalığı (cinse dayalı ayrı- calık) yoktur.

Alevi-Bektaşi inancının kadınlara 700 yıl öncesinden beri sunmakta olduğu kadını da erkek gibi, insan olarak görebilmekten doğan hakların tabana yaygınlaştırılabilmesi ancak Cumhuriyet’in ilanıyla daha fazla yer bulmuştur.

Alevi-Bektaşi inancında kadın, bir şehvet objesi olarak da görülmemiştir. Bu nedenle de onu örtüler arkasına gizlemek gibi bir yola gidilmemiştir. Bununla beraber hiçbir toplumda yakışık almayan açıklıkta giyinmeleri de önerilmemiştir. Günlük geleneksel giysileri içinde erkek ve kadın yan yana yaşamlarını sürdürür. Bu geleneksel giysilerde, kırsal kesimde başörtüsü kullanılabilse bile bunun çıkarılmasında, saçların görülmesinde vs. hiçbir sakınca bulunmamıştır. Örtü, sadece geleneksel olarak giysisinin parçası şeklinde kullanır.

Bilindiği üzere Alevi-Bektaşiler topluma iletmek istedikleri mesajları genellikle şiirlerle ulaştırırlar. Bu da son derece zengin olan Alevi-Bektaşi edebiyatının oluşmasına olanak tanımıştır. Halkın kolayca benimsemesi, kulakta kalması açısından nutuk adı verilen bu şiirler çoğu zaman makam eşliğinde söylenir, böyle saz ve makamla söylenen nutuklar nefes adını alır. Sofralarda nefesler, eğitsel amaçlı olarak sıkça kullanılır. Çağımızın çok değerli Bektaşi Babalarından biri olan Turgut Koca Halifebaba Erenler’in konumuzla ilgili mesajları içeren bir nefesi, aşağıda sunulmuştur.

Ey Bektaş-ı Veli, ey koca Hünkâr,

Benzeri olmayan yüce ermişsin.

Kerametlerinde büyük hikmet var,

Önce devlet, sonra ordu kurmuşsun.

Kardeşlik, eşitlik özgürlük, dirlik,

Temel ilke dedin ulusal birlik.

Hak bildik, Hak gördük, biz Hakk’a geldik,

Hak yolu gösteren ulu pirmişsin.

Bildirmişsin bize, uygar olmayı,

Evlenince bir tek kadın almayı

Boşanmak yok dedin bir ömür boyu,

Aileye yeni şekil vermişsin.

Buyurmuşsun uyma canguz sözüne

Kadınımız çekmesin peçe yüzüne.

Taassubun baka baka gözüne,

Geri fikri yıkmış, ezmiş, kırmışsın.

Demişsin tembellik istemem diye,

Dem çekin, çekmeyin asla enfiye.

Toplu dayanışma senden hediye,

Mayamızı ahlak ile karmışsın.

Devrimci bir ruhsun toplumcu fikir.

Buyurduğun ululuk, halka hizmettir.

Görklü bakışında taş olsa erir,

Gönüllere umut olup girmişsin.

Her zaman tazesin, her çağda yeni,

Altı yüz yıl sonra tanıdık seni.

Turgut Abdal yerin göğün düzeni,

Evrene aydınlık saçan nurmuşsun.

Yine bu mesaj doğrultusunda söz konusu inançta, erkeğin ve kadının selamlaşmaları, el sıkışmaları, konuşmaları ayıp ve günah şeklinde yorumlanmamış, toplum içerisinde her zaman birlikte iş birliği içinde yaşamışlardır.

Evrensel insana hitap ettiği için bu inancın geleneklerinde kadın ve erkeğin şahitliği de eşdeğerlidir. Aynı şekilde miras olgusunda da kadın ve erkek eşit miras hakkına sahiptir.

Eski Türklerde de kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan bir tanrısal gücün varlığına inanılırdı. Her aile de bu güç adına kurulmuş bir mabed niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle kutsaldı. Bu mabeddeki kutsal ateşin sönmemesini sağlamak, yani aile ocağını uyanık tutmak görev ve sorumluluğu da kadına verilmişti (Bardakçı, 1950: 42). Bu yüzden geleneklerimizde ev ve kadın özdeşleşmiştir.

Hacı Bektaş devrinin Anadolu’sunda kadının toplumsal statüsüne bakıldığında Aşıkpaşazade’nin Anadolu erenleri arasında “Baciyan-ı Rum” adlı bir kadın örgütlenmesinden bahsettiğini görürüz. Baciyan-ı Rum, kadın esnaf örgütüdür. Rumeli olarak bilinen Anadolu’da bulunan ve isimleri Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Baciyan-ı Rum olarak anılan örgütlenmelerden biridir. Bu kurum, Anadolu’da o devirde, farklı kültürel özellikler taşıyan guruplar bulunduğunun ve bunlardan bazılarında da kadınların erkeklere eşdeğer statüler üstlenebildiklerinin en güzel göstergelerinden biridir.

Alevi -Bektaşi geleneklerinde kadının her zaman saygın ve önemli bir yeri olmuştur. Efsanelerinde, söylencelerinde bile bunu görmek mümkündür. Bunun güzel örneklerinden biri Bektaşiliğin oluşum devresinde Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişinde görülebilir. Pir’in gelişini ilk haber veren, müjdeleyen kişi de bir bacıdır. Kahramanlaştırılan, yüceleştirilen kişiler bu toplumda sadece erkekler değildir, yeri geldiğinde, kadınlar da yüceltilir.

Söylencelerin gerçekliğinden çok, halk nezdinde taşıdığı mesaj önemlidir. Özellikle sözlü kültür geleneğinde yazı ile ölümsüzleştirmek yerine söylenceye, efsaneye dönüştürerek mesajı ölümsüzleştirmek yoluna gidilmiştir. Simgesel anlatımın kullanılması bu yüzdendir. Alevi-Bektaşi inancı da tamamen bu nedenle simgelerle bezenmiş son derece zengin bir sözlü kültür mirasına sahiptir. Bu durum, yazılı kültür ürünlerine sahip olunmadığı anlamına gelmez; sözlü kültür açısından inanılmaz derecede zengin bir kaynağa sahip olduğunu vurgular.

Yine, Hacı Bektaş-i Veli Velayetnamesi’ne göre, Hz. Pir’in Suluca Karahöyük’e gelişinde ilk rastladığı, çeşme başındaki kadınlardır. Bunların arasında bulunan ve kö- yün ileri gelenlerinden biri olan İdris Hoca’nın eşi Fatıma Nuriye’dir (Kadıncık Ana veya Kutlu Melek adlarıyla da tanınır). Ona, yağ sürülmüş bir dilim ekmeği evinden getirerek verir. Hz. Pir de; “Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin.” diye hayır dua eder. Küpün dibinde azıcık yağ var iken eve dönüşünde ağzına kadar dolmuş olduğunu görünce Hz. Pir’in keramet sahibi olduğuna karar verir. Olayı kocasına söyler. Kendisini köyde ararlar, bulurlar. Evlerine davet ederler. Ona bağlanırlar. O zamana kadar çocukları olmamıştır… Pir’in hayır duasını alırlar çocukları olur.

Burada önemli olan, Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş-i Veli`ye yıllarca hizmet etmiş, rical, yani, erlik mertebesine ulaşmış kadınlardan biri olmasıdır. Bu konuda Aşıkpaşazâde şöyle bilgi verir:

“İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Baciyan-ı Rumu ihtiyar itdi kim, o Hatun Anadur. Anı, kız idindi. Keşf ü keramatını ona gösterdi. Teslim itdi. Kendü Allah rahmetine vardı” (Melikoff: 1993: 36) .

Görülüyor ki Alevi -Bektaşi inancında kadın, Pir’in kerametini gösterip emanetini teslim edeceği denli itibarlıdır. Ayrıca, Hacı Bektaş-i Veli´nin şu dörtlüğü de kadın ve erkeği eşdeğerde gördüklerini yansıtır:

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde.

Bunun yanı sıra, tarihte hemşirelik kurumunun oluşturucusu olarak anılan Florans Nightingale’den çok önce bu kültürde hemşirelik müesseseleşmiş ve Bektaşiliğin önemli işlevlerinden biri olarak Atasagun Bacılık müessesesi kurulmuştur. Bektaşi Dergâhlarında görev yapan Atasagun bacılar, sağaltma yöntemlerini iyi bilen hastalara bakan kendilerini bu yola adayarak (Adamalarının bir işareti olarak saçlarını tümden kazıtmak, erkek-dişi ayırımından tamamen uzaklaşmış olma simgesiydi.) görev yapan derviş bacılar gurubudur. Bu kurum da Şaman kültüründe kadının sağaltmacı rolünün bir devamı olarak gelenekselleşmiştir.

Alevi-Bektaşilerin yorumuyla, Kur’an’da Âdem’in insan olduğu, Âdem ve eşi diye geçtiği bu nedenle mutlaka erkek olarak yorumlanmaması insan ve eşi olarak ele alınmasının gerekliliği vurgulanır. Ama mutlaka Âdem’i erkek olarak yorumlamak gerekirse o zaman da Bektaşi, “Havva’nın Âdem’in sol kaburgasından yaratılma” öyküsünü, kendi yorumuyla, şöyle verir:

“Madem ki feyz-i mukaddesin oluşması için feyzi akdes, onun levazımatıydı, ilk murad edilen son oluşandı; O zaman, ilk murad edilen ve son oluşan Havva ise, Havva, feyz-i Mukaddes; Âdem, feyz-i akdes’dir. En küçüğümüz en büyüğümüzdür.

En son gelen en mükemmel olandır”…der. (Temren, 1998: 171).

Kadına verdikleri değerden ötürü tüm Alevi-Bektaşi tarihinde kadın, kendini erkekten aşağı görmemiş, bu nedenle de üretken olabilme fırsatını bulmuştur. Bunun sonucunda, Bektaşiler arasında pek çok kadın şair de yetişmiştir.

Bu Eren Anabacılardan birisi, Silistre’nin Karalar köyünde Aralık 1930’da doğan Adviye Koca Anabacı, 1949 yılında Haydar Cemil Baba’dan (Demir Baba Dergahı Postnişini) henüz bir genç kızken nasip almış olup ve 17 Ekim 1996 da Hakka yürümüş ve Karacaahmet Mezarlığına sırlanmıştır. Göçtüğü gün notaya alınmış ve henüz yayınlanmamış olan bir nefes burada örnek olarak verilmiştir:

Sevdiğim Muhammed, aşinam Ali

Yollarına candan kurban olurum.

Muhabbet bağına girdim gireli,

Gerçek erenlere mihman olurum

Taa ezelden nasibimiz bu imiş

Ahırım kan, evvelimiz su imiş.

Gece gündüz dilde zikrim “Hü” imiş

Kırkların ceminde Selman olurum.

Can ile baş koydum Pir’in yoluna,

Katıldım kaynayan aşkın seline.

Bir Suna misali kondum gölüne,

Deryaya karıştım kurban olurum.

Tarik-i Nazenin, Güruhu Naci,

Beytül Mukaddeste olmuşum Hacı.

Sırrını sır eyle Adviye Bacı,

Nokta-i Kübra’da binhan olurum.

Sonuç olarak, Alevi-Bektaşi inancını simgeleyen onu evrensel kılan en önemli özelliklerden birinin, bu kültürün kadına da, erkeğe verdiği gibi değer vermesi olduğu söylenebilir. Onun yorumlarını farklı, çağdaş ve evrensel kılan ilkelerin başında bu gelir. Hatta biraz daha ileri giderek, Alevi-Bektaşi öğretisini farklılaştıran, geleneklerini var eden temel taşlardan biri bu inancın kadın statüsünü erkek statüsüyle eşdeğerde görüşü ve uygulayışıdır, denilebilir. Bu inançta kadın ve erkek birbirlerine insan gözüyle bakmışlar, birbirlerini kardeş olarak görebilmişler, yan yana beraberce toplumdaki görevleri üstlenmişlerdir. Çağdaş evrensel (kamil) insan modelini oluşturmaya hizmet eden Alevi-Bektaşi kültürü aynı zamanda öğretisinin merkezine evrensel değerleriyle insanı koymuştur.

-Alevi-Bektaşi yolunun en başta gelen amaçlarından biri “kamil insan yetiştirmektir”. İyi insan olmak, kamil insan olmak sanıldığı kadar da kolay değildir. Tanrının yeryüzündeki halifesi olarak görünen İNSAN’ı hangi dinden, hangi ırktan olduğunu ya da kadın veya erkek olduğunu ayırdetmeksizin EN DEĞERLİ VARLIK olarak bilmek ve ona yaraşır şekilde davranmak üstelik de dünyada var olan tüm varlıkların ve doğanın kendisinin korunmasının insana düşen bir görev olduğunun bilincinde olmak İYİ, KAMİL insan olmak için gerekli koşullar arasındadır. İnsanın görevi kendini bu yolda eğitmektir. Bu nedenle hiçbir şekilde hiç kimseye yapılan zulmü, eziyeti kabul edemez.Görmezden, duymazdan gelemez. Sessiz kalamaz.

Bunun için Alevi-Bektaşi yolunda yürüyenler, “Zalimin zulmüne dur dememek mazluma eziyettir” diyen Hz. Ali’nin halifesi olduğu, sevgi ve hoşgörü inancının vahşet, katliam ve zulümle anılmasının müsebbibi olan, dini zalim muktedirlerin emri altına sokan, onların keyfiyetine göre fetva veren, yorumlayan sözde ulemadan da hesap sora, der ve Tüm Kadınlarımızın 8 Mart Kadınlar gününü kutlarız.

Saygılarımla

Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü
Yönetim Kurulu Adına
Gülizar CENGİZ

Not: Prof. Dr. Belkıs (TEMREN) MENEMENCİOĞLU Bektaşi ve Alevi Kültüründe Kadın „ isimli makalesinden yararlanılmıştır.

                                                                                                        -10-

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir